Neyle gelelim, otobosla mı kuşla mı?

Son nefesi, #direnburjuva

En son #direnburjuva diyerek kapatmıştık. Burjuva direnirse kazanacak.

Mahvedici melek'te direnen burjuva, Luis'in, 60'lı yıllarda değişmeye başlayan dünyayla birlikte yeniden odağına oturdu. Luis'in burjuvayla hesaplaşması bitmemişti.


Retorik ve politik olarak yeniden şekillenmek üzere olan dünyada Luis, burjuvaya yeniden giydirmeye, Belle de jour (1967) ile başladı. Catherine Deneuve'ün canlandırdığı Séverine mutsuz bir ev kadınıdır. Kocasında bulamadığı, ya da aramadığı mutluluğu, Gündüz Güzeli rumuzuyla kayıtlandığı genelevde arayacaktır. 
Dişler.


Kimin elinin kimin cebinde olduğunun belli olmadığı cemiyet hayatında Gündüz Güzeli, çeşitli insani, vicdani ve ahlaki çelişkiler yaşamaktadır. Gündüz Güzeli'ni ve dolayısıyla cemiyete/burjuvaya tutunmuş konformist insanları, kendi penceremizden asla tam olarak anlayamayız. Öyle ki genelevdeki diğer kızların, kutusunun içine bakınca reddettikleri Moğolistanlı işadamını Gündüz Güzeli anında kabul eder. Bu durum bizlerin ahlaki değerlerinin doğruluğunu da sorgulatmalıdır zira bazen istediğimiz halde, ahlaki bulmadığımız bazı şeyleri kesin bir dille reddederiz. Luis'in konuyla ilgili olarak daha sonra yaptığı açıklama ise bu ahlaki değerlerin/öğretilerin rasyonel temelini de ortaya koyar. "O kutuda diğer kızların reddedip Gündüz Güzeli'nin kabul ettiği şey nedir?" sorusuna, "Siz neyi çok istiyorsanız, o." yanıtını verir.
Rüyalar.
Kutunda hissettiğin.
Banliyöler Jülyeti.




Gündüz Güzeli'nin "çamurlar içindeki" mutluluk oyunu kocasının kör olmasıyla, ya da sembolik olarak körlüğünün onaylanmasıyla, sona erer. Severine, artık muhafazakar bir ev kadını olarak da büyük bir başarı sergileyecektir.



La voie lactée (Saman yolu) (1969) "güncel" islam'da da şahit olduğumuz sapkın inançların, saçma sapan dini adet ve ayinlerin durduğu noktayı, neredeyse, alegorik biçimde gözümüze sokar. Bu filmi izleyip Hristiyanlıktan soğumamak artık elde değildir. Bu filmi izledikten sonra düşündüğüm ilk şey, keşke Luis, peygamberlerin hayatlarını da çekip bizleri büyük bir yükten kurtarsaymış. Böylece bugün peygamberin dışkısının misk-u-amber koktuğunu, sidiğinin ise şefaat ve şifa aracı olduğuna inanan zevata korkmadan zevat diyebilirdik. Belki de diyemezdik.
"Yoksa izdivacımıza bir mani mi var, Tristana?"

Tristana'da (1970) ise burjuvalığa terfi eden bir kadının macera arayışını görürüz. Bazı açılardan beşik kertmesi durumuna düşen Tristana asla özgürleşemez, ve düzene boyun eğmek zorundadır. Sonuçta "kadın" özgür bir birey değildir, ve asla özgür bir birey olamayacaktır. Bunun sebeplerinden birisi kadının ne istediğini bilmemesi (ya da bilmiyor gibi davranmayı tercih etmesi) yatmaktadır.

Sonlara yaklaşırken adım adım gitmek daha iyi olacak. (Bu tasnif bu üç filmin öneminden ayrıcalığından değil, sadece alan yaratmak ve geri dönük değerlendirmeye kapı açmak içindir.)

Le charme discret de la bourgouisie (1972) Burjuvazinin gizli çekiciliği

Geldikleri gibi giderler.



Hepimizin bildiği üzere burjuvazi muteber bir kavramdır. Burjuva mensupları, üretim ilişkilerinden doğan iktidar haklarını 1789 yılından itibaren fiilen zorlamaya başlamıştır. Film bir grup cemiyet mensubunun birlikte yemek yeme planlarınu konu edinir. Şimdiden söyleyeyim, o yemeği yiyemiyorlar. Ne bir yol üstü lokantasında, ne altın klozetlerinde, ne restoranda ne de huzurlu evlerinde. Burjuva asla o pastayı bölüşemez çünkü. Pastayı bölüşürlerse film biter. Daha fazla bilgi vermeyeceğim içerik hakkında zira her bir gag'ı her bir anekdotu derûn derûn izlemek gerek.

Aç gözlü burjuvazi.


Nihai olarak Luis'in o yemeği yedirmemek için geçerli sebepleri olduğunu söyleyebilirim.



Le fantôme de la Liberte (1974) Özgürlük hayaleti

"Avrupa'da bir hayalet dolaşıyor:" Özgürlük hayaleti. "Eski Avrupa'nın bütün güçleri bu hayaleti bertaraf etmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ile Çar, Metternicg ile Guizot, Fransız radikalleri ile Alman istihbarat subayları.

Fakat müzeyyen bu derin bir tutkudur.


Muhalifleri tarafından" özgürlükçü "olmakla suçlanmamış muhalif kaldı mı? Bu lekeleyici suçlamayı ilerici muhaliflere olduğu kadar gerici rakiplerine karşı da fırlatmamış kaç muhalif var?
Bu olgudan iki şey çıkıyor:
1-" Özgürlüğün "kendisi daha şimdiden, bütün Avrupa güçleri tarafından bir tehlike olarak tanınmıştır.
2-" Özgürlükçülerin "açık bir şekilde, tüm dünyanın gözü önünde, görüş, amaç ve eğilimlerini beyan etmelerinin ve bu masala bir manifesto ile karşılık vermelerinin zamanı gelmiş de geçiyor."

Ben böyle diyeyim siz anlayın.

Filmdeki paralel kurguya bakın ve ondan sonra Meksikalı, ABD'li bazı yönetmenlerin fikirlerini sorgulayın.

İnsan neyle yaşar?


Bunu da böyle söyleyeyim, siz onu da anlarsınız.

Cet obscur objet du désir (1977) Arzunun şu karanlık nesnesi
"Ver allahım ver, ver allahım ver..."

Bu filmde Luis, Moğolistanlı iş adamının kutusunu açıp hepimize gösteriyor.* Terörist/anarşist diye nitelenen bir kadının hikayesini, yine burjuva mensubu bir erkeğin gözünden izliyoruz. Ben böyle dedim diye sürekli bomba ne zaman patlayacak diye beklemeyin. Ama Luis her zaman yaptığını bu filmde gene yapmış, çok da güzel iyi olmuştur. Yozlaşmanın, ahlakın/ahlaksızlığın, kadına verilen değerin, işçi sınıfına gerek devrimciler gerekse burjuva tarafından bakılan açının anlamsızlığının, öyle böyle olmaması, bizleri derinden yaralıyor. Bu noktada tatava yapıyor ve basıp geçemiyorsunuz. Burjuvanın da devrimin de nereden çıkacağı belli olmuyor. Bunun yanısıra devrimciler de kimi zaman anlamsız oluyor.

"Devrim yatakta başlar."


Burjuva direniyor. Burjuva direnirse kazanacak.
#direnproletarya



*Belle de jour

Nostalji





1)Kutsal saydığı değerleri ölümü pahasına korumak.
   
    Nostalghia (Nostalji), sinemayı, felsefe ve şiiri bir somutlaştırma/görselleştirme aracı olarak kullanan Tarkovsky’nin sondan bir önceki filmi. Video art ve sanat filmi kavramları, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrılmış olan iki farklı kavramdır. Tarkovsky sineması ise, sanat filmi sınırları içerisinde dolaşan bir sinema olarak kabul görülür. Fakat Nostalghia, Tarkovsky’nin sınırları feshettiği bir film olarak karşımıza çıkmakta. 
   
2) Savunmasız ve acizleri korurken onlara saygı göstermek.
   
     Film, Rus şair Andrei’nin, 18.yy.da yaşamış bir müzisyen olan, vatandaşı Sosnovsky’nin hayatından izler bulmak üzere İtalya’ya yaptığı bir yolculuğu anlatır. Bu yolculukta Andrei’ye Eugenia adında bir de tercüman eşlik eder. Sosnovsky’yi Andrei için ilgi çekici kılan şey büyük olasılıkla ikisinin de -klişe bir tabirle- aynı kaderi paylaşıyor olmasıdır: -Bazı politik olaylar sebebiyle- Rusya’dan (SSCB’den) sürgün edilmiş olmak.

    3) Ülkesini sevmek.
   
    Hikaye, Andrei ve Eugenia’nın bir kilise ziyaretiyle başlar. Fakat Andrei, bir mimari yapının, bir sanat eserinin, dışarıdan bakıldığında ne kadar estetik görünürse görünsün, o coğrafyanın kültürüne sahip olunmadan tam anlamıyla anlaşılamayacağını, hissedilemeyeceğini düşündüğü için kilisenin kapısından içeri girmez. Kendisini bir çeşit yabancı sayar. Albert Camus’nün “Yabancı” adlı romanındaki dünyaya ve kendine yabancılık olgusu, Andrei’nin üzerinde de mikro seviyede kendini gösterir. -Aslında Andrei karakterinin, izleyicilerin zihninde şekillendirdiği ya da şekillendirmek istediği ana fikir, onun kendi hayatından kaçışının kendisini zamanla bir “yabancı”ya dönüştürmesi sürecidir.- (Tam bu noktada, benzer bir yabancılaşma teması işleyen, Kafka’nın “Dönüşüm”ünün, Andrei’nin varacağı son nokta olduğu düşünülebilir.)        

4)Düşmandan önce savaş meydanından geri çekilmemek.

    Andrei, sürekli olarak rüyalarında karısını ve çocuklarını görmektedir. Çok özlediği ailesine dönmesine engel olarak gördüğü için, çalıştığı evi yakan bir hizmetçiden bahseder Eugenia Andrei’ye. Acaba ailesine dönmek için kaç ev yakması gerektiğini hiç düşünmüş müdür Andrei, bilemiyoruz. Ama onun sürekli olarak düşündüğü ve korktuğu bir şey vardır: Eve döndüğünde bazı şeyleri değişmiş olarak bulmak. Bilge Karasu, “Korku, örtmeye en yatkın olduğumuz kokumuzdur.” cümlesinin yazımını filmin yapım sürecine denk getirememiş de olsa, Andrei’ye “nedensellik ilkesi” çerçevesinde yaklaşmamızı sağlamaktadır. Karasu’nun aforizması baz alındığında, Andrei karakterinin tam bir bağlı liste ardışıklığı mantığıyla kurgulandığı görülür.

  5)Tek bir kadına karşı aşk beslemek, ona bağlı olmak.

    Andrei ve Eugenia’nın, filmin gidişatını -ve şairin hayatını- etkileyecek olan bir diğer karakter olan Domenico ile tanışması, ikilinin kaldıkları otelin yakınlarındaki kaplıcaya yaptıkları ziyarete rastlar. Domenico, kaplıcanın müdavimleri olan üst-tabaka-ahali tarafından aklını kaçırmış bir inanan olarak tanınır. Dünyanın sonunun geleceğini düşündüğü için ailesini ve kendisini yedi yıl boyunca evde kilitli tutan birisi, hemen hemen tüm koşullarda taksonomiden nasibini alarak, ötekileştirilmeye maruz kalmaya mecburdur. Olağan bir tepki olarak değerlendirilmesi zorunlu olan bir diğer şey ise, kapının kırılmasıyla serbest kalan karısının yaptığı ilk işin çocukları da alıp Domenico’yu terk etmek olmasıdır. Domenico’nun terk edildikten sonraki yeni saplantısı; Aziz Catherina Şapeli’nin boş havuzuna girerek, havuzun bir ucundan diğer ucuna, elinde tuttuğu yanar vaziyetteki bir mumu taşımaya çalışmak olmuştur.

6)Kötülüklerin ve acımasızlığın karşısında durmak.

    Domenico’nun ilginç halleri ve tecrübeleri, onu Andrei için çekici kılar ve Andrei, Domenico’yla konuşmak için, onun yarı-enkaz halindeki, evine gider. Yarı tutuk geçen konuşmanın bir noktasında Domenico, bir yandan eline zeytinyağı dökmeye başlarken bir yandan da: “Bir damla, bir damla daha büyük bir damla yapar, iki tane değil.” diyerek açık bir şekilde, tasavvuftaki vahdet-i vücud‘a gönderme yapmıştır. Ayrıca evinin duvarına yazılmış olan “1+1=1” eşitliği de, her ne kadar daha önce söylediği şeyin aritmetik ifadesi de olsa, bu iddiayı destekler niteliktedir. Andrei Domenico’nun evinden çıkmaya hazırlanırken, Domenico, Andrei’den, kendisinin yerine mumu havuzda taşımasını ister. Andrei hiç düşünmeden bunu kabul eder. Fakat o kadar insan arasından bu görev için neden kendisini seçtiğini sorar. Domenico da ona, kaç çocuğu olduğunu ve karısının güzel olup olmadığını sorduktan sonra “Mum ile yürüyün.” der.  

7)İnandığı değerlerle çakışmadığı sürece, emri altında olduğu amirlerinin tüm emirlere uymak.

    Andrei, otele döndüğünde Eugenia’yı odasında bulur. Eugenia, Andrei’ye ona karşı olan hislerinden bahsetmek için onu odasında beklemektedir. Andrei, Eugenia’yı dinler ve bu söylediklerine karşı herhangi bir tepki vermez. Bunun üzerine Eugenia, ufak çaplı bir sinir krizi geçirdikten sonra Andrei’nin yanından -ve otelden- ayrılmaya karar verir. Ayrılmadan önce de: “Hepiniz özgürlük istiyorsunuz ama elde edince onunla ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.” der. Sürece odaklanmak yüzünden sonucun farkındalığından kopuşu nitelendiren bu sözle Eugenia, adeta tüm varoluşçuluğunu kusmaktadır.          

8) Sözüne sadık olmak, onurunu küçük düşürecek davranışlardan uzak durmak.

    Domenico ile tanışmadan önce hep ailesi ile ilgili rüyalar gören Andrei, kendi hayatından kaçışının bir uzantısı olarak kendini Domenico ile özdeşleştirmeye başlar. Rüyalarında Domenico’nun geçmişinden kesitler görür, onun yaşadıklarını hayal eder. Hatta bu özdeşleştirme; bir rüyasında aynaya baktığında kendisi yerine Domenico’nun yüzüyle karşılaşmasına kadar varır. Andrei artık onun sorununu sahiplenmiştir. 

9) Cömert olmak, kendisine gösterilen iyiliği asla unutmamak.

    Domenico, İtalya’da tımarhanelerin kapatılmasından sonra dışarıya salınmış olan delilerden biridir. Artık diğer tüm hasta arkadaşları gibi sağlıklılar tarafından küçük düşürücü muamele görmekten, sözde sağlıklıların dünyayı kötü bir yere doğru sürüklemesinden, sözde toplumun hasta-sağlıklı ikiliği yüzünden parçalanma noktasına gelmesinden bıkmıştır.  Bu nedenle Piazza del Campidoglio meydanında tüm arkadaşlarıyla toplanırlar ve Domenico uzun bir tiradla meydandaki insanlara rahatsızlıklarını ve isteklerini dile getirir. Ardından Beethoven’in 9. Senfonisi eşliğinde, “Anlamaya başlamanın ilk belirtilerinden biri ölme isteğidir.” diyen Kafka’yı haklı çıkarırcasına, üzerine benzin döküp kendini yakar. O, anladığını başkalarına da anlatmak istediği için kendini feda eder. Daha medeni bir toplum isteğinin hayatıyla takasını gerçekleştirdiği meydandaki seyirciler onun bu hareketinden yeteri kadar etkilenmez. Çünkü o hala bir delidir.

10) Her durumda doğruluğun ve iyiliğin temsilcisi olmak.

    Domenico’nun meydanda kendini yaktığı sırada Andrei, bir görev bilinciyle, Domenico’nun kendisinden istediği şeyi yapmak için havuza iner. Sinema tarihinin en iyi sahnelerinden biri kabul edilen, yaklaşık 12 dakika süren bu sahnede Andrei, havuzun bir ucundan diğer ucuna yanar vaziyette bir mumu taşımaya çalışır. İlk iki denemesinde hedefine ulaşması rüzgar tarafından engellense de üçüncü denemesinde başarıya ulaşır. Sonraki sahnede ise Andrei, kendisine verilen tüm görevleri/emirleri yerine getirdiği için evine dönmeyi hak etmiş bir ortaçağ şövalyesi gibi evinin önünde oturduğunu hayal eder ya da rüyasında bunu görür. Neticede şövalyeliğin on temel kuralını da -hikaye süresince- hiçbir zaman çiğnememiştir.[1]    

    Tarkovsky filmlerinin tam olarak bitmemişlik geleneği, bu filmin sonunda da kendine yer bulur: Andrei, evinin önünde oturduğunu hayal ederken kamera ondan uzaklaşır.




Uğur Eymirli



[1] Şövalyeliğin felsefesi sayılan, bu on maddelik temel kuralların olduğu liste adını hatırlayamadığım bir kaynaktan alınmıştır.Nos

Dördüncü nefesi uşaklara güzellemeler




Çok saçma biryerden başlıyorum bu bölüme fakat önceden söylediğim Robinson ve Arçibaldo'yla ilgili lafları önden söyledikten hemen sonra uşaklara geçeceğim. 

Robinson Krüzo medeniyet öğreniyor.
Robinson Crusoe konusunda, romana neresinden bakarsanız avrosantrik bir bakış açısının hakim olduğunu görürüz ve kölecilik karşıtı vicdana şöyle bir iş atılmakla birlikte ve kölecilik karşıtı bir vicdan unsuruna değinilmekle birlikte kölelik açıkça reddedilmez. Cuma sonuçta bir köledir. Luis’in bakış açısıyla Robinson, Cuma’dan sadece hayatta kalmayı değil, insan olmayı da öğrenir. Hatta zaman zaman Cuma’nın daha uygar ve daha erdemli birisi olduğu hissine kapılınabilir. Cuma, özetle, bir insandır.


Arçibaldo delaKruz cinayet öğreniyor. (aka Aga cinayet var)
Arşibaldo dela Kruz suçlu olduğunu kimseye ispatlayamaz, kendi ahlakına ve insan doğasına yediremediği, cinayet ve benzeri davranışlar, toplumca son derece normal karşılanmaktadır. Peder Nazarin halkın sefaletine kaşı savaşan, zapatavari bir adamken, bu sefaletin sorumluluğunun sistem ve halk tarafında eşit derece paylaşıldığı kanaatine varır. Viridiana ise amcasının konağına saf bir rahibe olarak gelip erdemliliğini korumak için elinden geleni yaptıktan sonra, onunla yatmak isteyen bir adamla aynı odaya girerek film boyunca sıralanan tüm metni baştan yazdırır. Bu filmlerin kesiştiği noktada Luis, insan duyarlılığı bilgisinin karşısına insan duyarsızlığı hipotezini konumlandırmaktadır.

40'lı 50'li yıllarda afişler daha bir güzelmiş. Böyle stensil tarzı felan.
Mahvedici melek'le birlikte Luis'in filmlerinde uşakların hükmü başlar. Evvelden de uşaklar olmakla beraber buradan itibaren bu tipler burjuvayı simgelemeye başlar. Luis burjuva yaşamını didik didik ederken vazgeçmeyeceği bir enstrüman bulmuştur. Patronun işçisine nasıl davrandığı üzerinden karakter tahlili yapabilen sinematografik sarraf, bu kesim için daha sonraki filmlerinde daha belirleyici roller yazacaktır.  Batan gemiyi ilk kim terkediyorsa filmin ilk dakikasında, aralarından biri hariç, terkediyor. Bu ilk sürpriz ardından geleceklerin bir açış konuşmasıdır. Evsahibi ezbere yaptığı bir konuşmayı aynen tekrar edince ortaya çıkan boşluk karşısında kendini sorgular. Bu kısır döngü filmin geneline yayılmış bir hükmü ortaya koyarak herşeyin ezbere yaşandığının ipucunu verir. Burjuva ahlakı gereği birbirine sürekli yağ çeken iki adam, peşpeşe üç kez ilk defa karşılaşır. İlkinde henüz orda tanıştığını anladığımız abilerimiz, ikinci karşılaşmalarında samimiyetle kucaklaşırlarken, üçüncü karşılaş-malarında başlarını hafifçe eğerek soylu selamı verirler. Unutkanlık, hem seyircinin hem de karakterlerin amnezyası, Luis için bir yöntem halini alır. Bunu daha sonra da sıkça kullanır. Hatta bir filminde aynı başrolde iki ayrı kadın oyuncuyu oynattığı yıllar sonra anlaşılacaktır. O yüzden de bu durumu bayağı bir şakadan çok bir kurmaca üslubu olarak görmekte yarar var.

Doymak nedir bilmeyen burjuvazi.


Sırlar, dürüst düşünceler karanlıkta ortaya çıkıyormuş ya, gecenin sonunda hiçkimse evden ayrılmak istemediğinde, konumlarına ve aile terbiyelerine uymayacak şekilde, yerlere sere serpe uzanıp uyuyan burjuva güzellerimiz, çıkmayı bir kere daha denemez, yenilgiyi kabullenir, ve bize bu uzunca cümlenin başında söylediğim o karanlıklarından tattırırlar. Bu ekonomik kriz alegorisi havasına sahip hissiyatta birbirini yiyen burjuvaların yaşamı öylesine manyakça hicvedilir ki insan olmak ya da ahlak konularında oturup düşünmeye başlayabilirsiniz. Hatta bir ara, kocasını aldatan ev sahibesi, kocasının da yanındayken, aldattığı adamla sevişir. İlk anda gözden kaçma ihtimalini gözönüne alan Luis, birkaç tekrar aracılığıyla bu durumu izleyiciye "farkettirir". Kendi ahlak düzleminde sıkışıp kalan burjuvazinin özgürlük, nezaket, konum ve aile değerleri alaşağı falan edilmekte.

Bir sistem çökerken böyle görünüyor olsa gerek.


Yaklaşık olarak bir hafta süren bu krizde ne dışarıdakiler içeri girmek ister ne içeridekiler dışarı çıkmak isterler. İnsanlar açlık, susuzluk ve sefaletle boğuşmaya başlarlar. Mikrobun, kokunun binibirparadır. Son gecelerden birinde herkes, uyurlarken, İsa'nın yaşamından kesitlere şahit olurlar. (Hatta biri kendisini marangoz olarak hayal eder.) İsa'nın bir halisünasyondan ibaret olduğu iddiasının okunabileceği bu sahne, rüya olarak filmin içine yerleştirilmiştir. Bu dün göndermesi, bir koyun sürüsünün evin içinden geçmesiyle bütünlenir ve "kitlelerin afyonu"na tekabül edeyazar. Aynı koyun sürüsü kiliseye girerek dini tespitlerini (yahut hakaretlerini) yerli yerine oturtmaktadır. İnsanoğlu, aklındaki rasyonel boşlukları irrasyonelize edebilmek, başkadeyişle mantığın yetmediği yeri hayal ederek kapatma eğilimindedir ve bunun sonucunda dine (bkz. Mitoloji) hatta batıl inanışlara sarılır. Şu halde ördek bacaklarından medet umanlar olduğu gibi (Kabalacı öğretiye yönelik bir gönderme) işi insan kurban etmeye vardıranlar çıkmaktadır. Tam bu kaotik zirve anında Luis, "burjuva da olsa insan insandır" minvalinde bir hamle ederek kitleyi evden kurtarıverir.

Cizvit okulunda büyüyen Luis, dinle olmasa bile din adamlarıyla sorun yaşadı.
Her unsur (toplumsal yaşamda da karşılığını bulacak şekilde) eski rolünü üstlendiği anda evden (ya da buhran halinden) çıkabilecek hale gelmektedir. Sonuçta sistem boca edilebilmekle beraber, sistemin her bir uşağı, her bir dişlisi, eski rolünü kaptığında kriz aşılabilir hale gelir. Bu kriz hali İspanya İç savaşı'nın bir temsili sayılabilmekle birlikte, Luis'in filmlerine alegori muamelesi yapmak aşırı ve haksızcadır. Bunun da bir nedeni hiçbir öykünün çıkış noktasının daha da önemlisi, çıkarılabilecek bir dersinin olmaması sayılabilir. Tüm bunlar olurken evde kalan tek uşak sadakatle, sahiplerine kendi yoksulluğundan vermeye devam ederek haklı olanı değil, güçlü olanı sevdiğini bir kez daha beyan etmektedir. Bu durum ise alegoriden öte bir halk eleştirisi sayılabilir.

Filmin sonunda benzer bir kitle bu kez kilisede sıkışarak kapitalizmin doğasında olan krizleri çıkarcı ruhban sınıfının kuyruğuna takarak olay mahallinden uzaklaşır.

Birkaç yıl sonra çekeceği Simon del desierto’da yok sayılan (ya da Luis’in yorumuyla yok sayılması gereken) bir uşağın, halk tarafından aziz mertebesine yükseltilişine değinir. Evsiz bir çapulcu olan Simon, ruhban çarklarında kendi yerini bir ermiş olarak sabitlemekten hicap duymamaktadır zira onu o mertebeye getirenler de bu durumdan hicap duymamakta ya da duyamamaktadırlar. Belki din olgusunu değil ancak din adamları üzerine soruları, muhtemelen Cizvit okulunda kafasına takan Luis’in, bu sistematiğe en ciddi/en sert eleştirisi bu filmde yer almaktadır. Din ve etik soruları Luis’in durmadan sorduğu sorular olmakla birlikte Simon del desierto’dan Tristana’ya kadar üzerine en çok eğildiği sorulardır.

Sonraki yazıya kadar.

#direnburjuva