Neyle gelelim, otobosla mı kuşla mı?

Salmiakki redemption: Le petite Havre


Ah o duruşlar bir finli duruşudur.
Le Havre Aki Kaurismäki’nin 2011 yılında çektiği son film. Bense bu filmi henüz yeni izleme şansı buldum. Prağ akşamlarında ne yapıyorsun diye sorarsanız size film izlediğimi söylerim. İnsan yalnız kaldığı zamanlarda eski alışkanlıklarını gereğinden fazla hatırlıyor.

Başka bir vakit üzerine yazmayı hesabettiğim bir  film olan Rikos ja Rangaistus’tan sonra Kaurismäki izlemek işkence haline geliyor. Zira hep bir önyargıyla başlanıyor artık izlenmeye. Akademik görüşler pek katılmasa da birçok yönden en iyi bulduğum filmi “Suç ve Ceza” uyarlaması olan Rikos ja Rangaistus’tur.
Aki abimizin halılı Fin duvarlarından uzaklaşması birşeyi değiştirmemiş. Daha sıcak bir iklime gelmesi ise çekim planları ve oyunculuk anlayışına bir etkide bulunmamış. Çekim planları yine bel hizasında bitiyor, ki belki de güneylilerce anlaşılabilen tek Finlandiyalı yönetmen olmasını buna borçlu, mekanik oyunculuk yine farklı oyuncularda bile sıkıcı ve komik bir hal alıyor. Resimsi görüntü de ortasından başlasanız bile “bu bir Aki Kaurismäki filmi” diye gayet açık ve net konuşuyor.

Şimdi fazla akademivari başladım, farkındayım, düzeltiyorum dümeni. Ama bunları yazdım çünkü önyargılarımın neler olduğunu anlatmış olayım. Şimdi filmin konusu da şöyle: Fransa’nın Le Havre kentinde, Londra’ya ulaşmaya çalışan bir kaçak kafilesi yakalanır. Kafilenin çoğu bir mülteci kampına yerleştirilir. Ancak İdrissa adında bir çocuk polislerin elinden kaçmayı başarır ve bizim Marcel ile tanışır. Marcel ayakkabı boyacılığı yaparak geçimini sağlayamayan, fakir bir mahallede yaşayan, ve bir diğer göçmen olan Arletty ile evlenmiş bir adamdır. Arletty’yi başka Aki filmlerinden de hatırlayacağımız Kati Outinen canlandırıyor, ama Arletty’nin Finlandiya’dan göçüp göçmediğini bilmiyoruz. Bir de Monet adındaki polis müfettişi var. Bundan sonra spoiler vereceğim isteyen sonra bir daha göz atsın.

Her zaman inandığım şey, yönetmenin, özellikle Türkiye’de, Mies vailla menneisyyttä filmiyle bilinmesinin üzücü olduğudur. Öte yandan yönetmenin çoğu filminde belli parametreler peşinde koştuğu da bir gerçek. Birçok filmde Safça bir adam, onu hizaya sokan bir kadın, evli değillerse adamın parası kadına kahve ısmarlamaya bile çıkışmaz ve restoran yerine tombala oynamaya götürür. Sonra sadık bir arkadaş. Nerden geldiği bilinmeyen, ama güvenilebilecek bir başka adam. Bir kızıl elma (ki eski filmlerde genelde bu Estonya idi). Bunlar neredeyse her filmde var. Peki Le Havre daha mı iyi de önce film dururken böyle olay yarattı? Hayır, bu tamamen festival sinemacılığından kaynaklanan bir olay. Festivallerin parametrelerini az çok bilirsiniz. Buna ek olarak Recep İvedik mi demişti Hıncal Uluç mu bilemiyorum, mastürbasyon varsa ödül alır diye… Sığ biliyorum ama gerçek de. Öyle, ayrı bir tartışma ama yeri gelmişken söyleyeyim dedim.

Aki filmlerinde mekanik oyunculuğun bir yeri var. Bunun aslında çok da yapay olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Ağır kanlı insanlardan öyle atraksiyon beklememek gerek. Ama bu oyunculukların küçük bir Fransa liman kentine uygun olduğunu da söylemek isterim. Notre jour viendra filminde tarif edildiği gibi son yıllarda Fransız sinemasında hep klişe tipler var. Bruno Dumont da buna dahil. Godard ise artık gerçekten de Kupa Finalleri yönetmeye başlamalı diyeceğim ama onun da riski, izleyenlerin “oha lan ne ara gol oldu”, “aga yarım saattir 9 kişi oynuyormuşuz” gibi cümleler kuracak olmalarıdır. Gerçek şu ki artık Fransız filmlerini Fransızlar yapmıyor. Bu da Fransa’daki sinemanın çöküşünü yalnızca geciktiren bir etken.

"fütbôl bitti." JLG
Aki’nin her filminde olan o otoriter ama filmin sonunda merhamete gelen adam, bu filmde polis müfettişi Monet. Üslerinin baskısına rağmen vicdanını dinliyor ve çocuğu iki kez ele geçirdiği halde ikisinde de salıveriyor. Yani Aki’nin diğer filmlerinde de olduğu gibi asıl otorite asla doğrudan görünmüyor ve bu filmde de otoriteye karşı bir kez olsun vicdanını dinleyecek bir adamdan yansıyor ekrana. Bu fikslenmiş diğer karakterler arasında gelgitini görebildiğimiz tek karakter oluyor. Karakterlerin fikslenmiş olması Aki’nin dilinde hiç de kötü birşey sayılmaz çünkü zaten karakterler arkadaşlığa önem veren, kendi halinde, ama komşusu açken tok yatamayan insanlardan oluşuyor. Bu anlamda büyük bir alegoriye kaçması gerekirken çok da rahatsız etmeyen bir tebessüm tadında kalıyor.

Monet'i insafa getiren şey aslında bir ananas değildir.
 
Bunca klişeye karşın Le Havre’ın en özgün noktası ise kararsızlığı. Spontanlıktan söz etmiyorum. Sözünü ettiğim şey karakterlerin seyri, aldıkları kararlar değil. Alınan kararlar daima o anda olup bitiyor. Mesela hastanede yatan karısıyla sadece bir kere görüşme hakkı varken o bir kaçak çocuk için düzenlediği konsere yoğunlaşmayı tercih ediyor. Karısından özür dilemesi için de kaçak bir çocuğa aracılık yaptırıyor. Marcel’in bu mallığı bana fena halde beni hatırlatıyor. Karısının ölüm döşeğinde olduğunu bile anlayamayan Marcel kaçak bir çocuğu da sokağa çıkararak hayatında değer verdiği neredeyse herşeyi bir anda riske atıveriyor. Marcel bu dikkatsizliğinin bedelini çok ağır ödemek üzereyken Monet’in insafa gelmesiyle yırtıyor. Yani Aki neredeyse her filminde yaptığı gibi “mutlu son”u insanlık onuru ve mucize etkenleriyle sağlıyor. Bu son birazcık da Aki’nin sosyalizm anlayışını da yansıtır nitelikte.

Little Bob grubu filmin konserini veriyor.
Buna rağmen mutlu son denebilir mi bilemiyoruz çünkü ne çocuğun gideceği yer belli, ne oraya varıp varamayacağı. Karısının eve dönmesi ise evde ölmek için mi yoksa iyileştiği için mi, kendi adıma kesin bir şey söyleyemiyorum. Zaten Aki de çok merak etmeyin demiş ve filme oracıkta son vermiş.

Müziğeyse şahsen benim çaldıklarını hiç bilmediğim ve sadece birkaç kaydını dinlediğim Little Bob ile hem büyük bir atraksiyon katmış hem de tavizsiz bir şekilde tamamlamış. Evet doğru kelime tamamlanmak. Çünkü film müzikleri daima sahne içinde yer alıyor ve gereksiz müzik yok. Yok yere drama yaratmayan Aki bana hazdan arı hazlar yaşatmış oldu.

O halde size hemen başlarda sözünü ettiğim filmdeki ilahiyi dinleteyim de dinlenin az.






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

De ki: